Üzerinde Zeis-İkon yazısı bulunan körüklü bir fotoğraf makinesi çocukluğum boyunca hep bizimleydi. İki de bir eşyalarımızı denk edip yollara düştükçe, o da babamın omzunda asılı olarak oradan oraya dolaşıp dururdu. Her gidilen yerde önce o, meşin kılıfından çıkarılır ve ön kapağı açılırdı. Açılır açılmaz da öne doğru gittikçe küçülen ve ucunda mavi menevişli bir cam göz bulunan siyah körük, kapağın üzerindeki raydan hızla kayarak uzar ve kilitlenirdi. Sonra tepede üst üste kapalı duran ufak bakma penceresi de bir dokunuşta açılır. Derken dallı budaklı duruma gelen makine, ucundaki sivri üçgenlerden çekilince çıt çıt sesleri çıkararak uzayan üç bacaklı sıska bir sehpanın üzerine takılır sonra da karşısına geçilir sıralanılırdı.

Zeis ise kocaman tek gözü ile bize, karşısında birbirine sokularak gülümsemeye çalışan ev halkına bakardı. Önce biri, makinenin küçük penceresinden birbirine sokulanların tamamını görmeye çalışır sonra adımlayarak aradaki uzaklığı ölçer ve o kocaman gözün çevresindeki bir halkayı kıvırarak ayarlardı. Havanın açık ya da kapalı olmasına göre makinede iki ayar daha yapılırdı. Bunların havanın durumuna göre 8’e 50 ya da 16’ya 50 olması gerektiğini çok sonraları bana da öğretmişlerdi.

Derken enstantane denilen ve ucunda minik bir yuvarlak bulunan küçük bir kol aşağı çekilerek kurulur, daha sonra da makinenin başka bir yerine basan kişi koşarak gelir, kıpırdamadan gülümsemekte olanların arasına sıkışmaya çalışırdı. Zeis, bir süre sinek gibi vızıldar sonunda “şırak” diye bir ses çıkarırdı. O anda onun, dikkatle içine baktığım koca gözünü kırptığını görürdüm. Bu göz kırpmayla birlikte kalabalık da dağılır. Zeis de toplanmaya başlanırdı.

Önce arkasındaki kırmızı camlı yuvarlak delikten içerisi gözlenerek film, numarası bir atıncaya kadar sarılır. Körük, iki yandaki destek kolları, iki elin başparmakları ile bastırılarak gevşetilir ve kapatılırdı. O akordeona benzeyen kara körük, kıvrılarak geri geri gider ve Zeis gözünü kapatırdı. Sonra açık duran bakma pencereleri de birbirinin üzerine katlanır ve makine kendi biçimine tıpatıp uygun yapılmış olan meşin çantanın içine güvenle süzülürdü.

Çantanın içi gece mavisi kadife ile kaplıydı. Ve kapağı açılınca kendine özgü bir koku duyulurdu. Sehpa da yine çıt çıt sesleri ile kısaltılır ve boru biçiminde dikilmiş deri kılıfına ite kaka sokulurdu. Bütün bu törenden geriye kalan ise kenarları tırtıklı giyotinle kesilmiş ve bir albüm sayfasındaki küçük kesiklere köşelerinden geçirilerek tutturulmuş 6×9 boyutunda paha biçilmez siyah beyaz bir anıydı.

 

Tan ORAL

Çizer