GÜNÜMÜZDE MİMARLIK ALANINDA GELENEKSELLE

KURULABİLECEK İLİŞKİLERİN SORUNLARI ÜZERİNE

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği kültür üretmesi ve kültürü biriktirebilmesidir. Kültür, bireylerin toplum içinde yaşayarak oluşturdukları bir şey. İnsanlar sembolleştirme kapasitesine sahip oldukları için bir dil oluşturabiliyorlar. Bu dil aracılığıyla da doğa ve toplum içinde yaşarken geliştirdikleri, bilgileri, inançları, değerleri, ideolojileri ve tutumları birbirlerine nakledebiliyorlar, dolayısıyla zaman içinde biriktirerek geliştirebiliyorlar. İşte bu yolla oluşan bir kültür, etkili olduğu alanlarda, yaşayanların iş yapma biçimlerini ve yaşam kalıplarını belirliyor. Toplumlarda kültürün gelişmesi böyle kavramsallaştırıldığında, normal olarak geçmişin günümüzün ve geleceğin kültürü arasında belli bir süreklilik ve bir değişme bulunacaktır. Eğer geleneksel bir binayı geçmişin kültürüyle üretilen olarak tanımlarsak kültürel süreklilik dolayısıyla günümüzün binasında da gelenekselden bazı şeylerin kalmış olabileceğini düşünebiliriz.

Oysa günümüzde mimarlık pratiğinde gelenekselin damgasının olmasını isteyenler için, kültürel süreklilik dolayısıyla normal olarak görülebilecek bir kalıntı yeterli görülmemektedir. Gelenekselin günümüz pratiğini yönlendirecek bir model haline gelmesini sağlamaya çalışmaktadırlar, bu da kültürün toplum içinde normal gelişme sürecine bir müdahale arzusunu ifade etmektedir. Bu noktada karşımıza çıkan soru, böyle bir müdahalenin değişik temellendirilme biçimlerinin ve bu temellendirilmelerin geçerlilik derecelerinin neler olduğudur. Bir temellendirme biçimi, bu tür yapılara nostaljik güdülerle belli bir talep olduğu ve serbest piyasanın bulunduğu bir toplumda, bu talebin karşılanacağını ileri sürmektir. Bunun kendisinin bir rasyoneli vardır, ama mimarlık tarihi içinde geçerliliği olacak bir açıklama değeri kazanması beklenemez. İkinci temellendirme biçimi geleneksel binaların, o ülkenin tarihi mirası içinde olmasından yola çıkarak, bu binaların korunması sorumluluğunun yerine getirilmesi için çalışmak olmaktadır. Tabii bu günümüzün mimarlık politikaları içinde genel olarak kabul gören bir yaklaşımdır. Ama dikkat edilirse bunda korumacı bir mantık egemendir ve tutarlıdır. Bir sorun yoktur. Sorun geleneksele günümüz mimarisini yönlendirecek bir misyon yüklenince ortaya çıkmaya başlamıştır.

Gelenekselin günümüz mimarisine yol gösterebileceği iddiasını irdelemek için geleneksel üretimin ne olduğu konusunda bir açıklık kazanmak gerekir. Geleneksel modernin karşıtıdır. İster kullanılan nesneler, ister içinde yaşanılan binalar konusunda olsun, üretimleri usta çırak ilişkisi içinde yetişmiş artizanlar tarafından belli bir üretim geleneği içinde üretilendir, zaman içinde küçük değişikliklere uğrar. Belirli bir kullanışı ya da işlevi yerine getirmek için üretilirken zaman içinde biçim kazanmıştır. Estetik değerinin oluşumu bu bakımdan üretime içkindir. Dıştan, üretim rasyonelinden kopuk, bir estetik müdahaleye konu olmamıştır. Modern üretim sanayileşmiş bir üretimdir, inovasyona açıktır, estetik boyut işlevinin üretiminden doğmamakta, bu amaçla üretim sürecine dıştan katılmaktadır. Aslından geleneksel üretimden modern üretime geçişin gerisinde üretim biçimindeki değişmeye ilişkin yapısal nedenler bulunmaktadır. Bunlar öyle nedendir ki yeni koşullarda artık geleneksel üretime modern üretimle yarışabilme, yaşayabilme olanağı bırakmamaktadır. Bu durumda geleneksel üretime ancak özel talep nişlerine üretim yapma olanağı kalmaktadır denilebilir. Ama bir başka olanak yeni üretimin biçimlenmesinde gelenekselden esinlenme kapısının açık kalmasıdır. Modern üretimde biçimlenme ya da estetik kaygıların üretim sürecinden koptuğunu tasarımın estetik

boyutunun otonomluğunu kabul edince, yaratıcı tasarım yolunun açıldığı gibi, geleneksel biçimlerden esinlenme yolu da açılmış olmaktadır.

Bu noktada gelenekselin hangi öğelerinin modern üretiminin biçimlenmesinde kullanılmasının geçerli kabul edilebileceği üzerinde durmak gerekir. Bu konudaki bakış açılarından biri, gelenekseli üretimi biçiminden koparılarak biçimi kopya edilecek bir stil tercihine indirgemektir. Tasarımcılar böyle bir yaklaşımı çok sığ bir yaklaşım olarak değerlendirmektedirler. Ama yapılan modern dönemin üretiminin biçimlendirilmesini tasarlayacak yaratıcı bir tasarımcı, geleneksel bir ürünün tümünü kopya etmek yerine bazı öğelerini, sembollerini yaratıcı bir biçimde tasarımında kullanılabilir. Tabii ki bu geçerli bir tasarım yöntemidir. Burada tasarımcının esinlendiği bu öğelerin gelenekselden geldiği ileri sürülebileceği gibi tasarımda çevrede bulunan tanıdık kültürel öğelerin kullanıldığı da iddia edilebilir. Bu yeni tasarımlardan hangilerinin ne kadar üretileceği toplum talebi tarafından belirlenecektir.

Tasarımlarda gelenekselle ilişkinin ne şekilde ve ne düzeyde kurulacağının toplum tarafından belirlenmesinde bir sorun yoktur. Ama bunu siyasal olarak belirlenir hale getirmek sorunludur. Demokratik rejimlerde yaratıcı tasarımcılar ve toplumdaki tüketicilerin tercihlerinin birlikte belirleyeceği bir alanı siyasetin ya da bir siyasetçinin tercihlerine bırakmak anlaşılabilir bir şey değildir. Bir siyasetçi, bir ülkede yapılacak binaların tarihin bir döneminden alınacak bir stile göre yapılmasını dayatırsa hem yetkisini aşmış, hem de yurttaşlarının yaratıcılık hakkını ihlal etmiş olur.

Bu yazıyı bitirmeden önce, sanırım “yaratıcılık hakkından” ne kastettiğime açıklık kazandırmam gerekiyor. Günümüz Türkiye’sinde siyasal iktidarın Selçuklu ve Osmanlı stillerinin özellikle kamu binalarında yeniden üretilmesi konusunda bir siyasal tercih kullandığı görülmektedir. Unutulmamalıdır ki Selçuklular ve Osmanlılar kendi kamusal binalarını yaparken Selçuklu ya da Osmanlı binası olarak yapmamışlardır. Onların zamanın teknolojisi ve çalışanlarının hünerleri içinde en iyisini yapmaya çalışmışlardır. Daha sonraki yıllarda sanat tarihi geliştiğinde sanat tarihçileri bu dönemde yapılan binaları Selçuklu ya da Osmanlı stili altında toplamışlardır. Onlar sadece en iyiyi yapmaya çalışmışlardır. Günümüz mimarlar kuşağı da toplumsal koşullar, var olan teknoloji içinde yaratıcılıklarını kullanarak en iyisini yapmaya çalışmaktadır ve çalışacaktır. Onların stilleri de sanat tarihçileri tarafından adlandırılacak ve yorumlanacaktır. Ama onların özgür olarak yaratacakları stillerini siyasal kararlarla dondurmaya çalışırsanız, onların yaratıcılık haklarını ihlal etmiş olursunuz. Türkiye geleneğiyle ilişkisini özgür yaratıcıları eliyle kurduğunda, hem çevre kalitesini, hem de demokrasisini geliştirmiş olacaktır.

 

 

Prof. Dr. İlhan TEKELİ

Şehir ve Bölge Plancısı, Sosyal Bilimci